29 Ağustos, 2015 Gezi

İçine kabanlarla girdiğimiz -0 tulumlarla gecenin soğuğundan korunduk.Tuz Çölüne vuran ilk gün ışığının "projektör" etkisiyle uyandık. Kayıp ada İncahuasi'yi ve onun on metreye varan devasa kaktüslerini geride bırakıp doğuda Colchani'ye doğru yola koyulduk.
Colchani'ye 80 km yolumuz vardı. Uyuni'de ilerlemenin en zor yanı kör edici, beyaz kristal tuz zeminin parlamasıydı. Neredeyse güneş gözlüklerini bile delen bu ışığa insan gözünün uzun süre dayanması imkansız.
Uyuni bir tuz çölü ama tuzun hemen altında su bulunuyor. Biraz kazmayı başarırsanız orası suyla doluyor ve kısa süre sonra su donarak tuza dönüşüyor. Çölde ilerlerken yer yer küçük çukurlardaki sulardan yansıyan ışıklara tanık oluyoruz. Buna "Uyuni'nin Gözleri" diyorlar.
![]()
Öğleye doğru güneşin en sert olduğu zaman diliminde, İncahuasi'den 65 km kadar sonra Tuz Oteline varıyoruz. Böylece tuzun ve güneşin arasında erimekten kurtuluyoruz. Burada bir süre dinlenmeye karar veriyoruz.

Tuz Otelinde hemen her şey tuzdan. Uyuni'de ortalama yükseklik 3600 metre dolayında. Geceleri oldukça soğuk. Gündüz güneşin değmediği bir yerde soğuk insanın etini ısırıyor. Fakat otelin ısıtıcıları soğuğu hissetmenize engel oluyor. Denizin içine inşa edilen bir otel gibi bir tuz okyanusunun içindeyiz.
Tuz Otelinden çıkıp 20 km güneye Uyuni merkezine doğru bu defa yoldan ilerliyoruz. Uyuni merkezinden bir kaç km dışarda Mad Max filmi setine benzeyen bir mekana ulaşıyoruz: Tren Mezarlığı.

Çöl burada beyazlığını yitiriyor. Kuru bir rüzgar paslanmış dev metal kokusuna karışıyor. Bir müze ya da bir hurdalığa değil bilim kurgu bir geleceğin sahnesine benziyor. Belki de Butch Cassidy'nin soyduğu trenlerden birinin önünde duruyoruz. Ona ve bu trenlere mezar olan, zamanın donduğu bir çöl coğrafyasındayız. Sahipsiz, yolcusuz ve makinistsiz terk edilmiş vagonlar sanki bir şeyi bekliyor.

Tuzun ve bakırın altın değerinde olduğu 19.yy'da büyük borçlarla edinilmiş bir makina mezarlığı burası. Bolivya'nın ilk treni olan bu hat 1899'dan itibaren, Şili sınırları içinde olan bakır rezervi Antofagasta'ya uzanıyor. Daha sonra Colchani'nin hemen doğusundaki zengin gümüş madeni Huanchaca'ya kadar varıyor.

Trenler ve büyük makinalar kurulduğu günlerde bir endüstrileşme atağı olarak görülmüş. Oysa sömürge döneminde olduğu gibi değerli madenler yine yabancıların cebine girmiş. Önemli olanın makineye ve teknolojiye sahip olmak değil de neyi ürettiğin olduğu gerçeği bilinmemiş. Tren ve daha çok madenin kalkınmayı getireceği sanılmış ama o kalkınma asla gelmemiş.

19.yy'ın bu yıkıntılarına baktıkça 20. ve 21.yy'ınkiler nasıl olacak diye merak etmekten alamıyor insan kendini. Zira 19.yy'da henüz bir çevre felaketiyle karşı karşıya değildik ya da çevresel kaynakları tüketmemiştik. Bu yüzden 21.yy'ın mezarlıklarının Tren Mezarlığı kadar nostaljik olacağını hiç sanmıyorum.

0 YORUM